“Felsefenin amaci, ifade etmeye degmeyecek kadar basit bir sey ile baslamak ve kimsenin inanmayacagi derecede paradoksal bir sey ile bitirmektir.”

Bertrand Russell

“Yonergeler”, Yagiz Ozgen’in uretim pratigini ve dusunme bicimini dogrudan ortaya koyan, bu bicimi bizzat calismanin kendisi haline getiren buyuk bir titizlikle tasarlanmis performatif bir sergi.

Artik oldukca siradanlasimis bir kelime olan “Disiplinlerarasilik”, soz konusu Ozgen’in sanata yaklasimi oldugunda ozellikle vurgulanmasi gereken bir kavram. Yagiz Ozgen, Turkiye’de felsefe ve sanat iliskisine bir felsefeci yetkinliginde yaklasabilen, felsefeye iliskin sorunsallari karakterize (illustre) etmeden calismalarina yansitabilen cok az sayidaki sanatcilardan bir tanesi. Bu nedenle benzer yaklasimlarin her yeri sardigi bir donemde, kitlenin genel egilimlerinin epey uzaginda duran bir isim oldugunu belirtmek gerek. Ozgen, sosyal konulara dair temsiller, bireysel anlatilar, oznel disavurumlar ya da soyut sekillerin estetik algisiyla degil, butun bunlari nasil kurdugumuzla ilgileniyor. “Dunyayi nasil yaptigimizi”, sanat “yaparak” kavramaya calisiyor, bu iki “yapma”yi birlikte dusunuyor. Sanatcinin uretimini anlamak ve soyut resim geleneginin sekilci fikirlerine kapilmamak icin Ozgen’in nasil bir dizge icinde hareket ettigini kavramak onemli.

Ozgen’in Analitik Felsefe ve beraberindeki Mantiksal Deneycilik’le siki baglari var. Alfred North Whitehead, Ernest Nagel, Kurt Godel, Gotlob Frege, Bertrand Russell, Ludwig Wittgenstein, A.J. Ayer, Willard Van Orman Quine gibi dusunurleri icine alabilecegimiz bu gelenek, Metafizigi felsefeden safdisi ederek, felsefeyi, dunyayi kavrayisimizin sinirlarina isaret eden, dili cozumleyerek dunyayi kavrayan bir etkinlik olarak tanimliyor. Felsefeyi deneyimin otesindeki seyler hakkinda konusan bir ogreti olarak degil, bilimsel onermelerin anlamini aydinlatan, dilin dogasini cozumleyen bilgisel bir etkinlik olarak gerceklestiriyordu.

Bu dogrultuda Kavramsal Sanat, Analitik Felsefe’nin, felsefeyi konusu, amaci ve yontemi bakimindan tanimlayarak metafizigi saf disi birakma cabasini kendisine temel almis, estetigin sanatin kendi islevini yerine getirmesi icin gerekli bir unsur olup olmadigini sormustur. Basta Joseph Kosuth, Sol Lewitt ve Bernard Venet gibi sanatcilar olmak uzere baska bircok sanatci, estetigin, sanatin kendi islevini yerine getirebilmesi icin gerekli bir bileseni olmadigini gostermis, yani sanatin kendi yapisini cozumleyerek sanat yapmistir. Bir seyin islevinin ne oldugunu anlamanin en kolay yollarindan birisi ise, suphesiz, bu seyi cozumlemek, bilesenlerine ayirmak ve bu bilesenlerinden hangilerinin soz konusu seyin islevini yerine getirmesi icin gerekli olup olmadigini gostermektir. Ozgen’in bu gelenekle iliskisi her ne kadar Analitik Kavramsal Sanat (Bu noktada Ozgen’in Sanat Tanimi Toplulugu’nun uzun yillardan beri aktif bir katilimcisi oldugunu da unutmamak gerek) uzerinde temelleniyor gibi gozukse de sanatcinin uretimi daha cok Hanne Darboven, Sol LeWitt ya da Douglas Huebler gibi Minimalist-Kavramsalcilarin actigi yol uzerinden ilerliyor. Yani sanatci dile ve mantiga dair meseleleri, konusulan ya da yazilan simgelerin sanatsal kullanimi ile degil, nesnelerin isaretlenmesi yoluyla cozumluyor.

Serginin bicimini kavramak icin, nesne deyince anladigimiz seye alisik oldugumuzun disinda bir gozlukten bakmamiz gerekiyor cunku sanatci sergide bizzat bu “gozlugu” mesele haline getirmis.

Gundelik hayatta nesne denince genelde gordugumuz seyi kastediyoruz. Ornegin ‘klavye’ dedigimde “iste su an bu metni yazarken parmaklarimin dokundugu sey”i kastediyorum. Gercekte ise, parmak uclarimda dokunmadan kaynaklanan bir takim sertlikleri duyumsar, parmaklarimin inis cikislarini hisseder ve tuslarin mekanik seslerini isitirim. Aldigim bu duyumlarin hicbiri bir “klavye” degildir. Neden tum bu verileri bir butunmus gibi toplayip “klavye” diye bir seyi anlariz? Daha da sasirticisi, nasil olur da ‘klavye’ sesini isittigimizde hepimiz asagi yukari benzer bir seyi kastederiz?

Belirli bir zamanda ve mekanda bir takim duyumlar aliyoruz ve bu duyumlari beynimiz belirli formlar seklinde kuruyor. Hic bilmediginiz, daha once hic karsilasmediginiz deneyimleri yasayabileceginiz hayali bir evrene gittiginizi dusunun (dogdugumuzda da dunya biraz boyle olsa gerek). Belirli bir sure sonra duyumsadigimiz tum renkleri, sesleri veya tatlari gruplaindirir, bunlari zihnimizdeki soyut kavramlar ile iliskilendirerek bir takim simgelerle dile getirmeye baslardik. Bu gruplandirmayi yaparken farkina varsak da varmasak da beynimiz mantiksal bagintilari kendiliğinden kurar. Ornegin birbirine benzeyen seyleri benzerlik bagintisi kurarak ayni kategoriye sokariz. Siyah bir duvardan bahsederken, aslinda, duvarin siyahinin cevre kosullarinin surekli degismesinden oturu ayni siyah olmadigini bilerek konusuruz. Yine de tum bu farkli siyahlari birbiriyle benzer kilan ideal bir ortalama bulunmalidir. Bu “ortalamalar” olmasaydi iletisim kuramaz hatta hayatta kalamazdik. Birimiz ‘siyah’ dediginde aldigi bambaska bir duyumu, ornegin turuncuya dair olani kastedebilirdi ve bu isleri epey guclestirirdi. Burada “gecisli” bir iliski oldugounun da altini cizmek gerek. Sizin o an ‘siyah’ dediginiz sey benim o an algiladigim gri olabilir. Turuncu olma olasiligi daha dusuk olmasina karsin bunlar birbirlerinden butunuyle farkli renk alanlari olan farkli duyu icerikleridir.

A. J. Ayer nesneyi “duyu-iceriklerinden orulu mantiksal yapi” olarak tanimlar. Farkli duyu iceriklerine “siyah” dememiz boyledir. Yani bir masa gordugumizu soyledigimizde, aslinda oldukca tuhaf bir sey soyluyoruz cunku masa gorulecek, elle tutulacak somut bir sey degil. Hayati kolaylastirmak icin boyle konusuruz. Birisi bize ciddi ciddi “masayi goster” dese afalariz. Sadece renklerden, sekillerden, geometrik iliskilerden, dokulardan, o sirada gruplayabildigimiz duyu iceriklerinden, dile dokebildigimiz seylerden bahsedebiliriz oysaki bunlarin hic birisi bir masa degildir. Bir bilim insanina gidip sorsak muhtemelen “burada masa yok kipir kipir bir molekul yigini var” turunden bir sey soyleyerek daha da soyut, sezgilerimizle tumuyle uyumsuz bir model kurardi. Dolayisiyla masa, sandalye, resim gibi seyleri, aslinda bedenimizin disaridan aldigi duyu icerikleriyle, zihnimizdeki mantiksal oruntuler araciligiyla “kuruyoruz”. Yanlis anlamaya firsat vermemek adina bu durumun dunyanin bir illuzyondan ibaret oldugu oldugunu ileri suren Platonist fikirlerle ilgisinin olmadiginin altini cizelim. Aksine fiziksel dunyadan aldigimiz verilerle nesneleri kuruyoruz. Ama sunu iyi kavramak gerekli: Bunlar bizim oruntuilerimiz. Cogu zaman hakkinda konustugumuz seyler fiziksel nesnelerin kendisi degil, bunlarin bizde biraktiklari etkileridir. Zihnin mantik yapisini bozan bir dis etmene maruz kaldigimizda (anestezi aldiginizi dusunun) ortada o an masa dedigimiz sey kalmiyor, baska duyumlarla baska seyler kuruyoruz. Diger alti cizilmesi gereken nokta ise bunun psikolojik degil fiziksel bir durum olmasi. Bu tipki iki kameranin konumlarinin ve zamanlarinin farkliligdindan oturu hicbir zaman ayni goruntuyui gosteremeyecek olmasi gibi fiziksel bir durum.

Ozgen’in islerine gecmeden once bir baska felsefecinin nesne tanimina daha basvurmak faydali olacaktir. Bertrand Russell nesnenin “nedensel iliskiler ile birbirlerine baglanmis olaylar dizisi” oldugunu soyluyor. Bu yine bir bilim insaninin gordugumuz nesne icin “kipir kipir partikuller yigini” demesine benzetilebilir. Hicbir seyin statik olmadigini bildigimiz gibi algılayisimiz da statik degildir. En duragan nesneler bile minik olaylardan, onlar da baska olaylardan olusuyor. Her sey olcegimize gore ya cok yavas ya da inanilmayacak kadar hizli bir sekilde degisiyor. Bu nedenden oturu aslinda “nesne” dedigimizde “bir olaylar dizisinden” bahsediyoruz. Ayrica, zihnimizin farkli duyumlari ornekleyerek soyutlamasina hareketin kendisi de dahil. Baska bir deyis ile benzer duyu iceriklerini grupladigimiz gibi, benzer degisimleri de gruplayarak taniyoruz. Ote yandan her seyin surekli hareket ettigi bir dunyada yasamak imkansiz olurdu. Cunku daha fazla enformasyona, tum o bitmek bilmeyen detayli hareketleri “algilamamiza” yasamimizi surdurmek icin ihtiyacimiz yok. Dunya statik olmamasina ragmen, zihnimiz bir cok seyi oyle algiliyor. Farkli farkli olaylari birbirlerine nedensel bagintilarla ilistiriyoruz. Ornegin havada ucan bir kusu bir “sureklilik” icinde algilayabiliyoruz. Kusun once orada olmasiyla simdi burada olmasini bir nedensellik zinciri icinde kuruyoruz.

Nesneler, olaylar olduguna gore, seylerin “ne oldugu” ile degil, “nasil degistikleri” ile ilgilenmeliyiz. Iste Ozgen’de tam olarak bunu yapiyor. Ideal temsillerle degil, deneyin kendisiyle, tumelle degil tikelle ilgileniyor. Bir seyin ne olduguna dair metafizik sorular sormuyor, her seyi birbiriyle goreceli olarak degisim uzerinden modelliyor.

Sergi

Nesneye dair (oldukca kaba da olsa) bir giris yaptigimiza gore Ozgen’in calismalarinin bu turden bir bakis acisiyla ne tur yakinliklar kurdugunu cozumlemeye baslayabiliriz.

Sergide siyaha boyanmis bitisik iki duvar var. Duvara bir spot isik yansiyor. Haliyle isik, duvarin siyah renginin tonunu isik kaynagina en yakin noktadan cevresine (resmin sinirlarina) dogru gecisli bir bicimde aciyor. Duvarda bazi boya lekeleri var. Bu lekeler, isigin yarattigi ton farkliliklerini yansitacak sekilde, duvardaki renk ne ise onun neredeyse aynisi olacak tonlarda surulmus. Bu pigmentler ayni zamanda bir masanin uzerindeki minik posetlerde de yer aliyor. Duvarda ne kadar konum varsa, masanin uzerinde de ayni sayida poset var. Mekandaki diger bazi duvarlarda ise izometrik cizimlerden, oklardan, sayilardan ve izgaralardan olusan sergiye ismini veren “yonergeler” bulunmakta. Yonergeler, bu duvara potansiyel olarak yapilabilecek bazi resimlerin nasil gerceklestirilecegini kendilerine ozgu bir dille gosteriyor. Bunlar, hangi siralamayla boyamanin yapilacagini, hangi renklerin birbirleriyle karismasi gerektigini ve kac hamlede boyamanin bitmesi gerektigini gosteren cesitli isaretlemelerden olusuyor.

Nesnenin bir olaylar dizisi oldugunu tekrar hatirlayalim. Mekan ise bu olaylari baska olaylarla goreceli olarak iliskiye sokabilmemize olanak taniyan, cesitli seylerin konumlari arasindaki iliskileri kurmamiza yarayan referanslarin ortami olarak dusunulebilir. Ozgen’in sergisinde bu anlamda farkli mekanlar var. Bunlardan ilki duvarlar. Duvarlar sergide bir tasiyici olmaktan cok uzakta, dogrudan calismanin kendisini belirleyen unsurlar. Duvar, calismanin ilk uretiminin gerceklestigi olayin duzlemi olurken (tipki bir matematikçinin temel yapilar kurarak giderek karmasik olanlara gitmesi gibi) onun sinirini da olusturuyor. Ozgen’in sergisi bu yonuyle kapali bir sistem; belirli sinirlarla, belirli ogelerle ve belirli eylemlerle yapilabilecek resimsel olasiklarla oynanan sanal bir oyun. Baska bir yonuyle ise resim yapma eylemini, dis dunyanin verilerini, zamani ve isigi icermesi nedeniyle surekli yeni enformasyonlar uretebilecek acik bir yapi olarak ele aliyor. Ozgen tam da bu gerilim hattinin uzerinde, Akilcilik’la Deneycilik ayrimina kadar izini surebilecegimiz bir tartismanin olanaginda sanat yapiyor.

Sergi, uzamsal iliskilerin birbirlerine haritalanmasi uzerine kurulu oldugundan, haritalmanin gerceklesecegi baska mekanlar da bulunuyor (bir seyi baska bir seye haritalamak icin en az iki sey gerekli). Bunlar posetlerin uzerine konuldugu masa ve izgara cizimlerin yer aldigi kagitlar. Izgara, tipki Albert Durer’in Uzanmis Bir Kadinin Perspektif Cizimini Yapan Ressam (1600 dolaylari) calismasinda oldugu gibi farkli iliskileri birbirlerine haritalamaya yarayan referans duzlemini olusturuyor. Ornegin duvardaki koordinatlarda yer alan bir “boya lekesinin masanin uzerinde hangi posette oldugunu” ya da “diagramlardaki koordinatlarin mekanda nereye denk geldigini” kavrayabiliyoruz.

Esleme ya da haritalama tum sanatcilarin gerceklestirdigi bir eylem. Sanat aslinda hep bir veriler dizisini baska bir ortamda baska bir takim veriler ile gosteriyor. Bu anlamda bir ressamin bir manzara resmi yapmasi da bir haritalama: Ressam gordugu veriler dizisini yorumlayarak, baska bir veriler dizisiyle (tuval yuzeyi, renkler vb.) eslestiriyor. Ozgen ise bu eslemeyi dogrudan calismasinin konusu haline getirerek sanatin karmasik uretim bicimlerinin altinda yatan mantigi sorguluyor. Yaptigi haritalanin oldukca ozgun olan tarafi ise duvarin kendisini duvar resmine haritalamasi. Baska bir deyisle duvarda gordukerini yine duvara resmediyor.

Zaman ve Isik

Mekani, ondan ayri dusunmeyecegimiz bir boyut daha var: Zaman. Bana kalirsa Ozgen’in sergisini gecmis sergilerinden buyuk olcude ayiran bu meseleyi iceri almis olmasi. Ozgen bu sergide bir atolye sanatcisi olarak degil bir “lokasyon sanatcisi” olarak uretim yapiyor. Mekana gidip, onu calismanin temel unsuru haline getirerek, orada bir performans gerceklestiriyor. Zamanin calismayla olan bagi, iki haftaya yayilan bu surecte, mekanda duvarlar, boyalar ve masa uzerinde gerceklesen bu performans ile sinirli degil.

Calismanin zaman boyutunu vurgulayan en onemli unsur isik. Isik, Ozgen’in izgarasina Kartezyen bir izgara olarak bakmamiza engel de oluyor. Sanatci, uzerine isik dusen bir duvarin renklerini buluyor, duz siyah bir duvarin degil. Gordugumuz isik, elektromanyetik spektrumun gozumuzun algilayabildigi bir kismi, bir dalga boyu olan, titresen, olaylari gormeye neden olan, gorulen olayla izleyicinin arasindaki zaman farkini kavramaya neden olan sey. Bu yuzden isik, nesne ve gozlemci arasinda objektif ve kalici olmayan, dinamik bir iliski var.

Diger taraftan isik, resmi bir optik illuzyon olarak degil, bir olay olarak kavramaya da neden oluyor. Bir mekandaki duvar resminden geleneksel anlamdaki beklentimiz, isigin homojen olarak resmin uzerine yayilmasidir cunku dis dunyanin resme mudahale etmesini arzulamayiz. Sinemanin karanlik olmasinin gerekcesi budur. Sahne mumkun oldugunca disaridan kopmalidir aksi halde resmin dunyasina kendimizi butunuyle veremeyiz. Ozgen ise tam tersini yaparak resmi guclu ton farklarinin oldugu bir isikta hazirliyor ve olusan bu ton farkini resmediyor. Isik resmin icindeki ideal bir konumdan degil, resmin ait oldugu mekandan geliyor ve bu gelis anini resmi izlerken hala deneyimlemeye devam edebiliyoruz; resmi yapan seyin resmi yapisini bir anlati icinde degil, gercek zamanli olarak goruyoruz.

Bu gercek zamanlilik, Ozgen’in calismasini ozel bir konuma tasiyor. Ozgen’in resmi, gercek mekanla resmin ideal mekanini, izleyicinin zamaniyla resmin temsili zamanini ayirmiyor, hepsini ayni katmanda kuruyor. Bu neden cok onemli? Cunku, resmi Idealizmin evreninden uzaklastirirken; bir temsil yuzeyi degil de bir nesne olarak kurarken, formalistlerin onerdigi yontemin disinda bir yontem oneriyor. Resmin bicimiyle icinde bulundugu mekanin fiziksel sartlari arasindaki olay tabanli iliskiyi gozumuzun onune asla reddedemeyecegimiz bir sekilde yerlestiriyor. Formalistler resmi temsilden koparmaya calistiklrinda zamanla bagini kopararak geometrik bir evrene yerlestirmek zorunda kalmislardi. Ozgen’in resmi ise soyut olani, fiziksel dunyanin uzerinden insa ediyor. Bu fiziksel sartlari degistirmeye kalktigimizda calisma anlamini tumuyle yitiriyor. Tuval degil de duvar resmi olmasinin nedeni de yine bu zorunlulugun vurgulanmasina dayaniyor. Resmi gormemizi saglayan seyler (ornegin isik ya da pigmentler) bir yardimci oge, bir altyapi ogesi degil, calismanin parcalari. Resmin yapilisindaki isik, bitmis resimde bir yere gitmiyor, hala onu yapmaya devam ediyor.

Ozgen’in sergide temsile tek basvurdugu nokta, duvara yapilabilecek potansiyel resimleri gosterdigi cizimler. Bu cizimler aktuel olarak deneyimlediklerimizinden elde edilen verilerle (isimlendirilmis boya posetleri) baska hangi sekillerde resim yapilabilecegini gosteriyor. Dolayisiyla yine fiziksel olana dogrudan baglilar, cunku o cizimleri surekli olarak su an gordugumuz duzenlemeyle kiyasliyoruz. Bu mekan icin yapilmislar ve mekanin mimari ozelliklerini kullaniyorlar. Bu cizimlerin benim icin en degerli tarafi ise olaylari ve mekani tek bir gerceklik seklinde algilamamiza izin vermemeleri. Mekan bizden, gozlemciden bagimsiz degil. O halde tek bir duzenlenme tarzi yok. Ozgen bu potansiyellerin sonsuza dek acilabilecek dilsel olanaklarini gosterirken aslinda sanat yapmanin, konusabilmenin, dunyaya dair bir seyler soyleyebilmenin neden olanaklı oldugunu sunuyor.